Küreselleşme
Tarih Nisan 10, 2007 in Küreselleşme by sibernetikci
Küreselleşme, en basit tanımıyla para ve malların dünya üzerindeki hareketliliğinin artmasıdır. Robertson, globalleşme sürecinin coğrafi keşifler, güneş merkezli evren teorisi, dünyanın ilk haritasının yapılması, böylece Yer’e ilişkin ilk genellemelerde bulunulması ile başladığını belirtmiştir. Bugünden bakıldığında Robertson’a hak vermemek mümkün değildir, globalleşme süreç ve eylemlerinin birkaç yüzyıldır sürdüğü görülmektedir (Aslanoğlu, 1996). Küreselleşme yeni bir kavram değildir, onu son 20 yıldır üzerinde bu kadar yoğun olarak yazılıp çizilir yapan 1980’lerin başından beri yaşanan gelişmelerin yarattığı “hız”dır. Bu gelişmelerden küreselleşmeyi ateşleyen üçü, üretim, ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerdir.
Üretim teknolojileri geliştikçe pazar ihtiyaçları büyümüş, gelişmiş sanayi ülkeleri pazarlarını dünya çapında genişletme arayışına girmişlerdir. Üretimler ise ücretlerin düşük olduğu, işçilerin olabildiğince az organize oldukları ve devlet desteğinin en yüksek olduğu ülkelere diğer iki teknolojik gelişme aracılığıyla kolaylıkla kaydırılabilmiştir.
Küreselleşme Hakkında:
Küreselleşme son yılların en popüler kavramlarından ve tartışma konularından biri. Küreselleşme (diğer adıyla globalleşme) üzerine birçok kitap, binlerce makale yazıldı, sayısız konferans, seminer vb. düzenlendi. Küreselleşmenin lehinde, aleyhinde birçok görüş, tez ileri sürüldü. Dünyanın heryerinde başta sendikalar olmak üzere sivil toplum örgütleri ve özellikle sol partiler konuyu tartıştılar ve bu konuda izleyecekleri stratejiyi belirlemeye çalıştılar. Tüm bu çabalara karşın, küreselleşmenin nedenleri, etkileri ve sonuçları hakkında yoğun tartışmalar sürdüğü gibi, küreselleşmenin anlamı ve tanımı hakkında bile tam görüş birliği oluşmadı.
Küreselleşme hakkında söylenmesi gereken ilk özellik, konunun çok boyutlu ve karmaşık oluşudur. Küreselleşme bir süreçtir ve kuşkusuz yalnızca ekonomik bir süreç değildir. Bu sürecin sosyal, kültürel ve politik yönleri de önem taşımaktadır. Bu sürecin akışında teknolojik gelişmenin güçlü bir etkisi vardır. Öte yandan küreselleşme hukuk sistemlerini, tüketim davranışlarını, hatta kriminal aktiviteleri dahi etkilemektedir.
Küreselleşme ile ilgili olarak vurgulanması gereken ikinci nokta, küreselleşme sürecinin (dinamiğinin) belirlenişidir. Bu konuda iki karşıt görüşten birincisi, küreselleşmeyi adeta doğal bir olay gibi ele alan görüştür. Örneğin küreselleşme yağmur ya da doluya, küreselleşme karşısında alınacak önlem de şemsiyeye benzetilmektedir. Bu benzetmede küreselleşmenin kendiliğinden yürüyen bir süreç olduğu, yalnızca etkilerinin ve sonuçlarının bir ölçüde belirlenebileceği, denetlenebileceği söylenmiş olmaktadır. Bu, abartılı bir yaklaşımdır, çünkü aşağıda ele alınacağı gibi küreselleşme tümüyle kendiliğinden akan, bağımsız bir süreç değildir ; belirli devletlerin, belirli uluslararası kuruluşların ve ulusötesi şirketlerin bu süreci bir dereceye kadar etkilemeleri ve yönlendirmeleri söz konusudur. Tam karşı uçtaki görüş de, küreselleşmeyi tümüyle bir yönlendirme ve manipülasyon konusu olarak ele alan yaklaşımdır. Bu görüşe göre küreselleşme esas olarak belirli devletler, uluslararası kuruluşlar ve ulusötesi şirketler tarafından adeta planlanmakta ve uygulanmaktadır. Bu yaklaşıma göre küreselleşme mutlaka gelişmiş ülkelerin yararına, az gelişmiş ülkelerin de zararınadır. Bu yaklaşımın konuyu çok mekanik biçimde gören ve basite indirgeyen bir bakış olduğu vurgulanmalıdır. Aşağıda da ele alınacağı gibi küreselleşme ne gelişmiş ülkelerin tümünü, ne de gelişmekte olan ülkelerin tümünü aynı yönde ve aynı ölçüde etkiler. Her iki grup içinde hem ülkelere göre, hem de etkilenen sektörlere ve toplumsal kesimlere göre farklılaşmalar görülür.
Ülkelerin etkilenişi bakımından en önemli nokta, bazı ülkelerin (birçok Afrika ülkesi, Afganistan, Bangladeş vb. gibi) küreselleşme sürecinin dışında olmalarıdır. Bu açıdan, yaşanan sürecin tam da bir küreselleşme olmadığı ileri sürülebilir. Daha doğru bir tanı ise şudur : Küreselleşme bir süreç olarak henüz tüm küreye yayılmamıştır, ayrıca tüm bölgelerde aynı hızla yayılmamaktadır.
Küreselleşme ile ilgili olarak tartışılan noktalardan biri de ne ölçüde yeni bir gelişme olduğudur. Bu soruya yanıt ararken küreselleşmeye verilecek anlam önem taşır. Ekonomik açıdan küreselleşme kapitalist sermaye birikim tarzının yeryüzüne yayılmasıdır. Daha somut olarak, uluslararası mal ve hizmet ticaretinin göreli payının ve öneminin artması, üretim etkinliğinin yeryüzüne yayılması, uluslararası doğrudan yatırımların ve finansal hareketlerin giderek daha önemli düzeylere yükselmesidir. Bu süreçle tüketim kalıpları benzeşmekte, birçok üründe bir dünya pazarı gelişmekte, öte yandan dünya çapında rekabet yoğunlaşmakta, ancak artan rekabet çoğu kez firma birleşmelerine ve firma sayısının azalmasına yol açmaktadır. Sayılanların hiçbirinin yeni olmadığı, tümünün uzun süre önce başladığı ve (belirli dönemlerde görülen duraklama ya da gerilemelere karşın) bugüne kadar devam ettiği sürülebilir. Bu görüş önemli ölçüde doğrudur. Küreselleşme kavramı yeni olmakla birlikte küreselleşme süreci yeni değildir.
Ticari kapitalizm dönemi ülkeler ve kıtalar arası ticaret ilişkilerinin geliştiği, güçlendiği bir dönemdi. Asya, Afrika ve Amerika’da kolonilerin oluşması, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun yayılması, 1869’da Süveyş Kanalı’nın, 1914’te Panama Kanalı’nın açılması küreselleşmenin somut adımlarıdır. Özellikle ülkelerarası ticaret açısından bakılacak olursa, bu ticaretin 19. yüzyıl sonlarında görece önemli bir düzeye ulaştığı, Büyük Kriz’den sonra ciddi bir gerileme gösterdiği, II. Dünya Savaşı’ndan sonra giderek kendini toparladığı, son onyıllarda yeniden hızlandığı görülürr.
Küreselleşme süreci yeni olmamakla birlikte, kavramın son yıllarda bu kadar popülerleşmesi ve yaygınlaşması nedensiz değildir. 1980’ler ve 1990’larda yaşanan gelişmeler yeni bir hızı, bir anlamda sıçramayı ortaya koymaktadır. Bu dönemin ayırdedici özelliği elektronik alanındaki devrimdir. Bazı yazarlar bunu üçüncü sanayi devrimi olarak adlandırmaktadır.
Bugün yaşanan süreci daha önceki dönemlerle karşılaştırmak amacıyla dört noktaya bakılabilir (Held vd.1999) :
a) Ülkeler ve bölgeler arası bağlantıların yayılması,
b) Bağlantıların yoğunlaşması, derinleşmesi,
c) Süreçlerin ve etkileşimlerin hızının artması,
d) Etkilerin büyümesi.
Geçmiş dönemlere göre günümüzde gerek mal ve hizmet, gerek sermaye hareketlerinin daha geniş bir alana yayıldığı, ilişkilerin ve etkileşimlerin hem yoğunlaştığı, hem hızlandığı, nihayet etki derecesinin büyüdüğü kolaylıkla görülmektedir.
Küreselleşme ile ilgili ayrıntılara geçmeden vurgulanması gereken bir nokta da, küreselleşmeye yüklenen ideolojik ve politik boyuttur. İdeolojik bakış açıları çoğu kez sorunun teorik ve ampirik açılardan tahlilini zorlaştırmakta, giderek engellemektedir. İdeoloji ağırlıklı ve abartılı bir tahlil kolaylıkla aynı derecede abartılı bir karşı tezin savunulmasına yol açmaktadır. Örneğin küreselleşmeye kökten piyasacı ya da ultra-liberal bir bakış, küreselleşmenin doğal ve kaçınılmaz olduğunu ileri sürer ve belirli bir iktisat politikasını ( devletin ekonomi içindeki yerinin küçültülmesi ve piyasaya müdahalesinin azaltılması, firmalar üzerindeki vergilerin indirilmesi vb.) savunur. Böyle bir politika paketi küreselleşmeye dayanılarak savunuluyor olsa da, küreselleşme sürecinden ayrıdır, sürecin nesnel bir tahlilinden çok ideolojik bir yorumunu ortaya koyar. Bazı yazarlar bu konuyu açıklarken “küreselleşme” ve “küreselcilik” diye çevirebileceğimiz bir ayrımı vurgulamaktadırlar. (Ulrich Beck, 1997: “Globalisierung” ve “Globalismus”).
Küreselleşmenin kökten piyasacı bu yorumu karşısında simetrik diyebileceğimiz “sol” bakış açısı da “küreselleşme karşıtı” tezdir. Bu tezde kökten piyasacılığa karşı çıkışla küreselleşme sürecine kategorik ve toptancı bir karşı çıkış içiçe geçmekte,daha doğrusu karışmaktadır. Bir başka deyişle, neo-liberal politikaların karşı tezi abartılı bir yorumla küreselleşmenin tümüyle yadsınmasına, yok sayılmasına dönüşmektedir. Küreselleşmeye kategorik bir karşı çıkış ile neo-liberal küreselleşmenin eleştirisi ve bu çerçevede olumsuz etkileri önlemek amacıyla ulusal ve uluslararası düzeyde selektif politikalar geliştirme arayışı arasında önemli bir fark vardır. İlki daha çok slogan düzeyinde olup somut bir program içermez, ikincisi ise ayrıntılı bir analiz gerektirir ve somut politikalara ışık tutma şansı vardır.
Küreselleşmenin etkileri kuşkusuz gerek ülkeler arasında, gerek ülke içindeki toplumsal kesimler arasında farklılıklar gösterir. Küreselleşmeden yarar sağlayan ülkeler ve toplumsal kesimler olacağı gibi zarar görenler de olacaktır. Bu konuda yapılacak genellemeler ayrıntıların ve istisnaların gözden kaçmasına neden olabilir. Örneğin küreselleşmenin gelişmiş ülkelerin tümü için iyi, az gelişmiş ülkelerin tümü için kötü olduğunu ileri sürmek aşırı genel bir savdır. Benzer biçimde, serbest dış ticaretin gelişme hızını yükselttiği ( ya da tam tersi düşürdüğü) görüşü de aşırı genel bir savdır.
Küreselleşmenin etkilerini tahlil ederken karşımıza çıkan en önemli sorun, küreselleşmenin etkilerini teknolojik gelişmenin etkilerinden ve bir ülkede uygulanmakta olan ekonomik politikaların etkilerinden ayırabilmektir. Özellikle ilk ikisi içiçe geçtiğinden küreselleşmeye atfettiğimiz etkilerin bir bölümü teknolojik gelişmenin sonucu olabilir. Ayrıca belirli iktisat politikalarının topluma kabul ettirilebilmesi için küreselleşme bir gerekçe olarak da gösterilebilmektedir. Örneğin ücret artışı taleplerini bastırabilmek için firmalar küreselleşmeyi ve uluslararası rekabeti ileri sürebilmektedirler. Çeşitli ülkelerde işsizliğin artışının ya da gelir dağılımındaki bozulmanın ne ölçüde küreselleşmeden, ne ölçüde teknolojik ilerlemeden ve ne ölçüde uygulanan iktisat politikalarından ve bunların temelindeki tercihlerden kaynaklandığı çok önemli bir sorudur.
Batı ülkelerinde birçok sol yazar yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların küreselleşmeden değil, uygulanan politikalardan kaynaklandığını savunmaktadır. Örneğin bir süre Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin başkanlığını yürüten Oskar Lafontaine, Christa Müller ile yazdığı kitapta küreselleşmenin yeni olanaklar, fırsatlar yarattığını savunuyor ve özellikle Almanya’daki yetersiz istihdam ve büyümenin küreselleşmeden değil, Hıristiyan Demokrat Parti’nin politikalarından kaynaklandığını savunuyor (Oskar Lafontaine,Christa Müller, 1998) Aynı yaklaşımı savunan bir diğer kitap da “Globalleşme Yalanı” adını taşıyor (Rainer Zugehör, 1998). Kısacası, küreselleşmeyi tüm sorunların kaynağı olarak gören yaklaşım ile kaçınılmaz ve tümüyle yararlı bir süreç olarak gören yaklaşımın ortak noktası ikisinin de çok karmaşık bir süreci basite indirgemeleridir.
Günümüzde gelişmiş ülkelerin ekonomik ve sosyal politikalarını etkileyen üç ana değişken teknolojik gelişme, küreselleşme, demografik değişim olarak sıralanabilir. Demografik değişimin analizi görece kolaydır. Hemen hemen tüm gelişmiş ülkelerde bir süredir doğal nüfus artışı durmuş ve nüfus belirli bir düzeyde durağanlık kazanmıştır. Bu, aynı zamanda nüfusun yaşlanması anlamına gelmektedir. Tıbbi bilginin artışı, sağlık hizmetlerinin gelişmesi, gelir düzeyinin yükselmesiyle birlikte sağlıklı beslenme, sağlıklı konut vb. sayesinde yaşam süresi uzamıştır. Dolayısıyla toplam nüfus içinde genç nüfusun payı düşmekte, yaşlı nüfusun payı yükselmektedir. Medyan yaş (nüfusu tam ikiye bölen yaş) Türkiye’de 21-22 iken AB ortalaması 35-36’dır. Yaşlı nüfusun payının yükselmesi özellikle emeklilik ve sağlık sigortalarının yükünü artırmaktadır. Özellikle Avrupa ülkelerinde bu iki sigorta kamusal finansman alanı içinde olduğundan devlet harcamaları üzerinde artan bir yük yaratmaktadır. Her ne kadar bazı kısıtlayıcı, daraltıcı adımlar atılıyorsa da, bu ülkelerde kamusal sigorta sistemleri ayaktadır ve vazgeçilmesi düşünülmemektedir.
Küreselleşmenin değişik yönlerine geçmeden teknolojik gelişme üzerinde de kısaca durmak gerekmektedir. Burada öncelikle kastedilen elektronik alanındaki gelişmelerdir. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler ve internetin yaygınlaşması iletişim alanında bir devrim yaratmıştır. Bu devrimle bilginin,
a) üretilmesi,
b) iletilmesi,
c) saklanması (muhafaza edilmesi)
konularında büyük olanaklar doğmuştur. 20-30 yıl önce haftalar gerektiren bilgiler bir saati bulmayan süre içinde üretilebilmekte, işlenmektedir. Geçmişte ciltler tutan veriler bir disket ya da CD-Rom üzerinde saklanabilmekte ya da eşanlı olarak dünyanın dört bir tarafındaki yüzlerce kişiye gönderilebilmektedir.
İletişimin hızı artmış, ulaştığı alan büyümüş, buna karşılık maliyetleri düşmüştür. Örneğin New York – Londra arasında 3 dakikalık bir telefon konuşması (1990 fiyatlarıyla) 1930’da 250 $, 1950’de 50 $ iken 1990’da 3.32 $’a düşmüştür (Siebert, 1997). Haberleşmede uydudan yararlanma maliyetleri daha da kısa bir dönemde büyük bir düşüş göstermiştir. Benzer biçimde her türlü ulaşım maliyetlerinde önemli düşüşler gerçekleşmiştir.
İletişim teknolojisindeki atılımların, gerek iletişim, gerek ulaşım maliyetlerindeki çarpıcı düşüşün küreselleşmeyi hızlandırdığı kesindir. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler tasarımdan üretime, finansmandan tanıtıma kadar tüm alanları köklü biçimde etkilemiştir. Teknolojik gelişmelerden uygulamada ilk
yararlanan çoğu kez büyük özel firmalar olmuş, kamu kuruluşları onları izlemiştir. Günümüzde tüm üretim birimleri kararlarını,
a) daha fazla bilgiye dayanarak,
b) daha geniş bir alana egemen olarak,
c) daha hızlı,
d) daha isabetli
alabilmektedirler. Bu da firmaların gücünü artırmakta, teknolojik yenilikleri hızla uygulayanların uluslararası rekabette öne geçmesini sağlamaktadır.
Teknolojik ilerleme kapitalist sermaye birikim sürecinin önemli bir yönüdür. Yoğun uluslararası rekabet ve pazar kavgası firmaları yeni yöntemler, yeni ürünler bulmaya itmektedir. Gelişmiş ülkelerde araştırma-geliştirme harcamalarında özel firmaların payı üniversitelerin ve kamu kuruluşlarının payından daha yüksektir.
Teknolojik ilerleme ile emekgücünün üretkenliği yükselmekte, birim maliyetler düşmektedir. Öte yandan emekgücünün bir bölümü âtıl ve sonuçta işsiz kalmakta, işini koruyabilenlerin ise artan üretkenlikten pay alma şansı doğmaktadır. Emekgücü piyasasını ve endüstri ilişkilerini teknolojik gelişme kadar küreselleşme de etkilediğinden şimdi küreselleşme üzerinde daha geniş biçimde durmakta yarar vardır.
Küreselleşmenin Çeşitli Yönleri
Küreselleşmeden söz edilmesine olanak veren ya da dayanak oluşturan gelişmelerden en önemlileri şunlardır :
1) Dünya Ticaretinin Gelişmesi : Ülkelerarası ticaretin hızlı artışı ulusal pazarlardan dünya pazarına yönelişi ifade eder. Tablo 1 20.yüzyılın son çeyreğinde dünya toplam üretiminin gelişimi ile toplam dışsatım düzeyinin gelişimini karşılaştırmaktadır. 1980’lerin başındaki durgunluğun etkisiyle gerek üretim, gerek dışsatım artışında bir yavaşlama görülmektedir. Ancak 1980 öncesinde ve 1985 sonrasında dışsatımın artış hızı toplam üretimin artış hızının iki katını aşmıştır. Bu aynı zamanda dışsatımın toplam üretime oranının yükselmesi demektir.
kaynaklar : gencbilim.com ,sodev.org
Yorumlar
Leave a Comment